ALİ BÜLENT DİLEK
ÜSTAD KİMDİR
GENÇLİĞE HİTABE
ASRA ANDOLSUN
İSTİKLAL MARŞI
VEDA HUTBESİ
kainat ve kuran
FATİHA
ÖNCELİKLERİMİZ
ARŞİV 1
KARDEŞ SİTELER
FAİZSİZ KREDİLEŞME
KURAN'I ANLAMAK
haber sizsiniz
ehl i sünnet
AHŞAPEVLER
GELECEKDÜNYA
Ziyaretşi defteri
İletişim
Sayaç
 

GELECEKDÜNYA

2-9 Aralık 1977

GELECEĞİN DÜNYASI

 

Elkt. Yük. Müh. Süleyman Karagülle

Adil Düzen Teorisyeni ve Çalışanı

 

Tarihte peygamberler gelmiş, gelecekten haber vermişlerdir. Filo­zoflar gelmiş, onlar da gelecekten haber vermişlerdir. Filozoflar bu haberlerinde daima yanılmışlardır. Peygamberlerin dedikleri hep doğru çıkmıştır.

Meselâ Hz. Musa Mekke'den Araplar arasından bir peygamberin çıkacağını ve bunun savaşarak dünyaya dinini yayacağını, bu peygambere büyük bir kitap verileceğini bildirmiş ve Tevrat'ta yazılı bu haber sonradan gerçek olmuştur. Ayni şekilde Hz. İsa da kendisinden sonra birinin geleceğini, bunun kendisinin söyleyemediği birçok hakikatleri söyleyeceği, dünyanın merkezinin (Mekke veya İstanbul veya Roma'nın) fethedileceği bildirilmiş ve bunlar hep gerçek çıkmıştır.

Hz. Muhammed ise kendisinden sonra peygamber gelmeyeceğini, yeni bir ilâhi kitabın inmeyeceğini, İstanbul'un fethedileceğini Romalıların Perslere galip geleceği gibi birçok şeylerden haber vermiş ve bun­ların hepsi gerçekleşmiştir.

Filozoflardan Auguste Comte ise insanların başlangıçta çok tanrılara taptıklarını, gittikçe gelişerek tek tanrıya tapmaya başladığını, şimdi ise artık akla tapacaklarını, tanrısız bir dinin Ateizm (tanrısızlık) moda haline gelmiştir amma bugün bu kehanetin tam tersine gidiş başlamış, insanlar tek tanrıya doğru yönelmeye onun varlığında birleşmeye çalışmaktadırlar. Kehaneti tutmamıştır.

Marks ise kehanetinde savaşların ve çekişmelerin kaynağının din, aile, mülkiyet ve milliyet fikirlerinin olduğunu ileri sürmüş, eğer bu dört müessese ortadan kalkarsa dünyanın cennet olacağı, savaşların kalmayacağı ve devlete de gerek olmayacağını bildirmiş, kurduğu tarihi materyalizm fel­sefesi ile dünyanın komünist olacağını ileri sürmüştür.

Rusya'da ihtilâl olunca Marksizm benimsenmiş ve uygulanmak isten­miş, ancak başlangıçta aile ve milliyete dokunulmamış, fakat mülkiyette sadece devlet mülkiyeti ve sosyalizm şeklinde değiştirilmiş ama temelde yine benimsenmiştir. Sadece din düşmanlığı kayıtsız şartsız uygulanmak istenmiştir. Fakat ikinci cihan savaşı ile Stalin Allah'ın emrine itaat etmiş ve dini serbest bırakmak mecburiyetinde kalmıştı. Böylece Allah Stalin'e şöyle bir görünmekle yenmişti. Şimdi ise artık Rusya'da kimse aile ve milliyet düşmanlığından söz etmiyor. Mülkiyet ise artık liberalizm denecek bir seviyede benimsenmiştir. Din ise resmen serbest bırakılacağı bildiriliyor. Demek ki geleceğimiz hakkında düşünürken, filozoflara değil de peygamberlere ku­lak vermek durumundayız. Çünkü onların her dediği doğru çıkmış, öbür­lerinde ise isabet tesadüf kanunlarının ötesini geçememiştir. Ancak bir müş­kül durumumuz vardır. Bize artık peygamberlere gelen vahiy gelmemekte­dir. Kur'ân'da bildirilen gerçekleşiyor. O halde biz geleceğimizi ancak ak­lımızı kullanarak tespite çalışabiliriz.

O zaman biz de bir filozof olur ve eski filozoflar gibi hata etmiş olu­ruz. O halde ne yapmalıyız? Aklımızla geleceğimizi tayine çalışmalıyız. Baş­ka çaremiz yoktur. Ancak bu aklımızı peygamberlerin görüşleri ve yolları ile kontrol etmeliyiz. Yani öyle bir düşünme yolunu takip etmeliyiz ki, var­dığımız sonuçlar peygamberlerin bildirdiklerine uygun olsun. Onların söy­lediklerine ters düşmemelidir, işte biz bu yazıda bu sistemin anahtarlarını vermiş olacağız.

Bütün varlıklarda iki hasse görülür Bunlardan birî varlığın kendi ya­pısından ileri gelir. Onu değiştirmek mümkün değildir. Diğeri ise bulunduğu şartlara varlığın intibakı şeklinde ortaya çıkar. Su her zaman sudur. Ama konduğu kaba göre şekil alır. Sıcaklığın derecesine göre buz, su veya bu­har halinde bulunur. Bunlardan birine irsi özellik, diğerine ise kesbi özellik denir. Avrupalılar genetik veya fenotik özellikler diyorlar. Bilhassa onlarda bu çok önem kazanır, iyi ve güzel tarlada yetişen buğday ile susuz ve çorak tarlada yetişen buğday birbirinden farklıdır, ama yine buğdaydır. Halbuki aynı tarlada yetişen arpa ile buğday ise hiç bir zaman bir değildir. Bunlardan biri irsi özelliklerden doğan bir şeydir. Diğeri ise şartların sağladığı imkân­lardır.

İnsanın da böyle çeşit özelliği vardır. Biri kendi yapısından ileri gel­mektedir ve bu babadan oğula ilk yaratıldığı günden beri sürüp gelmektedir, irsidir ve tekâmüle elverişli değildir. Buna karşılık şartlarında değişmesi ile değişen özellikleri vardır ki bunlar da kesbidir. Zamanla ve mekânla deği­şikliğe uğrar. Bunlar kesbidir.

Şimdi geleceğimizi tespite çalışırken ilk yapacağımız iş bizdeki de­ğişmez irsi hasletlerimizi tespit etmektir. Hemen arkasından kolaylıkla di­yebiliriz ki insandaki değişmez hasletler ileride aynen kalacaktır. Böylece geleceğimizin yarısını aydınlatmış oluruz. Sonra şartlara göre değişecek hasletlerimizi tespit edeceğiz ve bunun için de diyeceğiz ki, bunlar gaip ha­berleridir. Bizim şimdi bilmemiz mümkün değildir. Çünkü geleceğin şartla­rını bilmiyoruz ki, hakkında bir şey söyleyelim. Ancak yakın gelecek için bazı tahminlerde bulunabilir. Hava tahminlerine benzeyen bu tahminlerde yarayışlıdır.

O halde geleceğimizi tespit etmek demek, halimizi tespit etmek demektir. Yani irsi hususiyetlerimizle kesbi hususiyetlerimizi tespit etmek demektir. Bunda müspet ilimlerden biyoloji ve psikolojiden yararlanırız. Ayrıca peygamberlerin getirdikleri ile de karşılaştırırız. Bunlar arasında paralellik bulursak görüşlerimizde isabet etmekte olduğumuzu söyleyebiliriz.

İnsanın irsi özelliklerini, insanin kendisini tanıması suretiyle bilebi­liriz.Yani irsi özellikler insanın kendisini tarif eder. İnsanı öğrendiğimiz za­man onun değişmez özelliklerini de öğrenmiş olacağız.

İnsan bir hayvandır. Önce hayvanları tanıyalım. Sonra insanın hayvandan olan farkını belirtmekle insanı tanımış oluruz. Hayvan hislere sahiptir. Yani dışarıdan aldığı tesirler karşısında hoşlanır veya acı duyar. Bu me­kanizma öyle kurulmuştur ki hayvanın menfaatine olan şeylerden hayvan hoşlanır, zevk alır. Hayvanın zararına olan şeylerden ise korkar, hoşlanmaz ve kaçar. Hisler hayvanın hareket mekanizmasına tesir eder. Hoşlandığı şeyleri yapar ve hoşlanmadığı şeyleri yapmaz. O halde hayvan, tesir so­nunda hoşlanır veya hoşlanmaz ve bunların sonucu o şeyi yapar veya yap­maz. Burada önemli iki hususiyeti belirtelim. Hayvanlar kendilerine zararlı olan şeylerden hoşlanmazlar, faydalı olan şeylerden de nefret etmezler.

          Hayvanları ikiye ayırabiliriz. Topluca yaşayan hayvanların bütün ihtiyaçları toplulukça temin edilir ve onlar dar topluluk için çalışırlar. Bunlar topluluğun faydasına olan şeylerden hoşlanır ve topluluğun zararına olan şeylerden hoşlanmazlar. Bunların ihtiyaçları topluca karşılandığı için bunlar kendi fayda ve zararlarına göre hislenmezler. Arılar arı kovanında bal için kavga etmezler. Çünkü bir arı arkadaşının açlığından kendi açlığı kadar ızdırap duyar ve arkadaşı doyduğu zaman sanki kendisi doymuş gibi zevk alır. Kendi yapıları böyle kotlanmıştır. Bazı hayvanlar ise tek tek yaşayacak şekilde yaratılmışlardır. Bunlar ise kendi zarar ve yararlarına göre bir şeyden hoşlanır ve nefret ederler. Böylece hayatlarını sürdürürler.

           Burada görülüyor ki hayvanlar, bir kompitür makinesi gibi kotlanmıştır ve tek taraflı hareket yaparak yaşarlar. Yapacağı işlerde bir tercih etme söz konusu değildir. Herhangi bir çelişki yoktur. Dolayısıyla bunlarda irade söz konusu değildir. Toplu yaşayan hayvanlarda ise topluluk kaybolmuştur. Bir yığın veya küme olması söz konusudur.

Şimdi insana gelelim. İnsanda ise önce hisler, hayvanlar gibi hep insanın faydasına olan şeylerden hoşlanmaz. Meselâ sigara, fuhuş insan için zararlı olduğu halde insan yine bunlardan hoşlanmaktadır. Buna kar­şılık çalışmak insan için faydalı olduğu halde tembellik göstermektedir. O halde insanın hisleri hayvanların hisleri hilâfına iki çeşittir. Kötü hisler ve iyi hisler. Hayvanda ise kötü his yoktur.

Bunun sonucu insan için hisler yetersiz hale geliyor. Yani kendisine yararlı her şeyi hislerle tespit edemiyor. Her zararlı hisle fark edip kendisini savunamıyor. İşte insandaki bu eksikliği gidermek için yeni bir melekeye ihtiyaç duyulmuştur. Bu da fikir ve düşünme melekesidir, bilmedir. Duy­guların yanıldığı yerlerde akıl insana faydalı olanı bildirebilir. Böylece hay­vanlarda olmayan yeni bir meleke oluşmuştur. Buna fikir denmektedir. Hay­vanlarda ise fikir yoktur.

Bu irsidir ve yaradılışı ile ilgilidir. İnsan beyni ile hayvan beyni bun­dan dolayı farklıdır. Hayvanlarda beyin sağ tarafı ile sol taralı simetriktir ve aynı görevi görür. Birbirinin yedeği gibidirler. Sağ kulak ve sol kulak gibidir. Halbuki insandaki beyin ise ikiye ayrılmış, bir taraf düşünmenin, diğer taraf duymanın merkezi haline getirilmiştir. Bundan dolayı da beyin iki mislinden fazla büyümüştür.

Şimdi şöyle bir durum ortaya çıkmakta. Kötü hisler insanı kendisine zararlı şeylere doğru çekiyor. Doğru fikir ise kendisini faydalı şeye doğru çekiyor. İyi hislerle doğru fikirler insanın sağından geliyor ve melek orga­nize ediyor. Kötü hislerle yanlış düşünceler ise insanın solundan geliyor ve şeytan organize ediyor. Böylece insanın içinde iki ayrı şey çatışma ha­linde, insan da bu iki çatışan şey arasından birini tercih edebiliyor. Ya his tarafı ya da fikir tarafı kalıyor ve böylece ona göre davranıyor. Bir taraftan sigara içmek istiyor ama diğer taraftan sigaranın kendisine zararlı olduğunu biliyor. Burada doğru fikirle kötü hisler çekişiyor. İnsan da bunlardan birini tutuyor. Ya fikre uyuyor ve sigarayı terk ediyor veya hisse uyup içmeğe devam ediyor. İşte buna irade denmektedir. Yani kendi kendisine tercih yapabilme ve bir tarafa  yönelme.

Hayvanlarda çekişen fikir ve hisler olmadığı için hayvanlar için bu meleke yani irade melekesi de yoktur veya tek taraflı çalışmaktadır.

Şimdi insanın son özelliğine geliyoruz. Hayvanlar ya şahsiyetlerini kaybedip topluluğun ferdi haline geliyor veya şahsiyetlerini koruyup topluluğu kuramıyorlar. Halbuki insan öyle yaratılmıştır ki, hem topluluk içinde yaşayacak ve topluluğu bulunacak, hemde kendi kişiliğini ve şahsiyeti­ni koruyacak. İşte bu da ancak insana verilmiştir irade sayesinde gerçekleşmektedir. İradesini kullanırken yani his ve fikirlerin tesirinde tercih yaparken öyle tercih yapılabilir ki, bu tercih hem kendisinin hem de topluluğun yararına olsun. Burada hisle karara varmak mümkün değildir. Çünkü his ya ferdi yararlara göre ayarlıdır ve topluluğun yararını düşünmez. Akıl ise bunu tespit eder ve topluluk yararının ilerisi için kendi yararı olacağını bi­lir. Böylece insanda iki zıt meleke olduğu için iki zıt yanı fert ve cemiyet arasında kurulmuş bir denge mevcuttur. İnsanda mevcut bu melekeye ünsiyet veya sosyal yönseme denmektedir. Hayvanlarda böyle bir meleke yoktur veya tek taraflıdır.

İnsanı hayvandan tamamen ayırabilmek için insanın bir özelliğin­den daha bahsedeceğiz, bu da hafızadır. Yani geçmişi hatırlayabilmedir. Bu kısmen hayvanlarda da vardır. Ancak hayvanların gelecekleri hakkın­da düşünceleri yoktur. Halbuki insan düşünmesi sayesinde bir sene son­ra aç kalacağını şimdiden bilebiliyor veya içinde yaşadığı topluluğu yıkarsa yarın kendisinin de helak olacağını bilebiliyor. Bugün sözünde durmazsa geçici olarak kâr edebilir amma gelecekte kimse ona inanmayacağı için zarar etmiş olur. Bunu bilen insan ona göre hislerini gemleyebilir.

Demek ki insanı hayvandan ayıran şey, iyi hislerin yanında kötü his­lerin bulunması ve kendisinde doğru veya yanlış fikirlerin olması, kendisine yarayan şeylerin yanında kendi isteğiyle kendisine zararlı şeyleri de yapabilmesidir. Ayrıca geçici fayda ile geleceğin faydasını ayırabilmesi dolayısıyla geleceğin büyük faydasını ayırabilmesi dolayısıyla geleceğin bü­yük faydalarını aklı ile hâlin küçük zararlarına tercih edebilme imkânıdır. Yani topluluğun büyük yararlarını kendi küçük zararlarına tercih edebil­mesidir.

Hayvanlarda sadece iyi hisler, faydalı irade bulunduğu halde, in­sanda ise doğru ve yanlış fikirler, iyi ve kötü hisler, faydalı ve zararlı ka­rarlar ile haklı ve haksız ilişkiler söz konusudur. Kişi bunlardan birini tercih edebilmektedir. Buna iradei cüz'iye denmektedir. Hayvanlarda bu yoktur.

Irade-i cüz'iye sahibi insan isterse kendi iradesi ile kötülük yapabil­mekte ama sonra cezasını çekmektedir. Dolayısıyla suç ve ceza ise in­sana has bir müessese olmaktadır.

İşte insan bu melekeleri ile yaratılmıştır. Bu melekeleri inkâr eden her hangi bir geleceğin tahmini yanlıştır. İşte Marks burada hata etmiştir. İn­sandaki mülkiyet hissi geleceği emniyete alma hissinden ileri geliyor. Hak­lı ve haksız olma düşüncesinden ileri geliyor. Bu da yaradılışı ile ilgilidir. Onu bundan kurtarmak veya ondan bunu almak mümkün değildir. Ferdin kendi çıkarlarını düşünmesi kendi yaradılışından ileri geliyor. Dolayısıyla dinsiz, ailesiz, mülkiyetsiz ve milliyetsiz bir dünyada da çekişme olacak­tır. Böyle bir dünya mümkün değildir.

O halde filozofların yanılması bilgisizliklerinden ileri gelmektedir. Eğer onlar insanı tanısaydılar böyle yanılgılara düşmeyeceklerdi.

Şimdi insanın ferdî melekeleri böylece tespit edildikten sonra top­luluk içinde bu müesseselerin akisleri de ele alınmalıdır. Bu dört meleke topluluğun dört müessesesini meydana getirir. Buna Arapça irfan, batıda ise kültür denmektedir.

Fikirlerin ifade aracı dildir. O halde dilsiz bir insan topluluğu dü­şünülemez. Başka hiçbir canlının dili yoktur. Hislerin ifade aracı sanattır. O halde sanatsız bir insan topluluğu düşünülemez. Hayvanlarda hisler ol­duğu için onlarda da sanat vardır. İradenin gerçekleşme imkânı teknikle mümkün olmaktadır. Tekniksiz topluluk düşünülemez. Teknik, üretme ve tüketme biçimidir. Ünsiyet ise hukuk ile gerçekleşir. Yani kişiler arasında çizilmiş hudutlarla birlikte yaşama mümkün olmaktadır. Bu suretle hem kişilik korunuyor hem de topluluk yaşıyor. Hukuksuz bir insan topluluğu düşünülemez. Mülkiyet bu hukuk anlayışından gelir.Mülkiyetsiz hukuk düşünülemez. Marks bundan dolayı geleceği haber verememiştir.

İnsan vücudunda hücreler vardır. Bu hücreler diğer insanın hücre­lerinden farklıdır. Deri dediğimiz, ayırıcı vücudun hücrelerini diğer hücre­lerden ayırır. İnsan toplulukları için de buna benzer deri vardır. Önce dev­let sınırları böyle bir deri hizmetini görmektedir.

Ama bu yeterli değildir. Zira devlet sınırlarını çizmeye zorlayan bazı şeyler olması gerekir. Bu da savaştır. Savaş ise iki topluluk arasında olur. İki topluluk arasında savaş olabilmesi için iki topluluğun bulunması gere­kir. Böylece insanları birbirinden ayıran bazı şeyler bulunmalıdır. İşte bu ayırıcı şey kültürdür. Dildir, sanattır, tekniktir ve hukuktur.

Kâinatta güneşlerin oluşması gibi topluluklarda da milletler oluşur ve bu milletler birbirinden kültürleri ile ayrılırlar. Fertler hangi kültüre mensup olurlarsa o kültürün sahibi topluluğun ferdi  olurlar.

O halde gelecekte, tek millet düşüncesi, yahut milliyetsiz dünya düşüncesi geçerli değildir, insanların ayrı dilleri olacak, sanatları olacak, teknikleri olacak, hukukları olacaktır. İşte Marks'ın milliyetsiz dünyası bun­dan dolayı hayaldir. Hemde çelişkili bir hayal.

Bu dört irfan ve milli müesseselerin yanında dört müessese daha doğmaktadır.

Fikirler topluluk içinde ilim haline gelir. Yani ilim topluluğun ortak fikridir. İlim bir deniz gibidir. Fikirler oradan çıkar insanları sular, insanlar da onları süzdükten sonra dereler halinde ilim denizine aktarırlar. Böylece fikir dünyası sürüp gider. Denizsiz yağmur olmayacağı gibi yağmursuz da denizler olamaz.

His topluluk içinde İman halini alır. O da bir deniz gibidir. Din denizinden gelen inançlar insanların hislerini oluşturur. Hisler iman ırmak­ları halimde din denizine akar ve suyunun kurumamasını sağlarlar. Dinsiz hisler olamaz. Dinsiz insanlık olamaz. Çünkü insanlar, hissiz olamaz­lar, işte Marfcs'in dinsiz cemiyeti de bunun için  geçersizdir. Esasen ken­dilerini ilahlaştırmak için  bu  düşmanlık yapılmaktadır.

Hisler, topluluk içinde ekonomi halini alır. Kişiler ürettiklerini eko­nomi denizine satarlar. Ekonomi denizinden aldığı malları tüketerek yaşar­lar. Ekonomi düzeni olmadan teknik de olamaz. Ekonomi düzeni serbest ticaretle sağlanır. Ticaretin yasaklandığı bir dünya ekonomi denizinden mahrum edilmiş olur. İşte Marks onun için yanılmış ve olmayacak şeylerin yapılmasını istemiştir.

Nihayet insanlar arasındaki ilişkiler, teşkilatlanma ile mümkündür. Fertler birleşerek toplulukları oluştururlar. Topluluklar da fertleri siyasi olarak korurlar. İnsanlar savaş dahil belli sistem içinde birbirleri ile münasebet temin ederler. Bunlar belli sosyal kanunlar içinde oluşur. Bu dev­letler üstü bir sistemdir. Marks'ın bütün dünyayı tek devlet halinde düşün­mesi tabiata aykırıdır. Çünkü münasebet ayrı varlıklar arasındadır.

Şimdi insan dediğimiz varlığı dünya üzerinde ayrı ayrı devletler ha­linde düşüneceğîz. Tarihin hiçbir devrinde tek devlet olmamıştır. Her devletin kendi toprakları olacaktır. Buna yurt diyoruz. Sonra her devletin kendi toprakları olacaktır, buna millet diyoruz. Milletlerin kendilerine has kültürleri vardır. Bunlar dil, sanat, teknik ve hukuk olarak ortaya çıkar,

Ayrıca bütün dünya devletlerinin müşterek sahip oldukları ilim, din, iktisat ve idare müesseseleri vardır. Bunlar beynelmileldir. Dünyada na­sıl tek deniz varsa, bunlar da esasta tektir. Ancak devletler değişik semt­lerinden yararlanırlar.

Bir malı ele alalım. Bunun üretilmesi ve tüketilmesi var; bir de malın kendisi var. Malın kendisi beynelmileldir. Serbest ticaretle ülkeden ül­keye satılır ve alınır. Buna karşılık bir malın üretilme ve tüketilmesi ise millîdir. Bu üretilme ve tüketilme biçimleridir millî olan. Aynı malı değişik ülkeler değişik biçimlerde üretirler. Tüketilmeleri de farklıdır. Bir malı değişik ülkeler, değişik maksat ve biçimde kullanırlar. Sıcak memlekette şemsiye güneşten korunmak için, yağmurlu ülkelerde ise yağmurdan ko­runmak için kullanılır. Mal ekonominin mevzuudur ve beynelmileldir. Malın üretilip tüketilmesi ise tekniğin mevzuudur ve millîdir. İlim ile dil de böyledir. Kişiler ilmi millî olarak üretirler ve beynel­milel dil ile ifade ederler. Beynelmilel dili ise her millet kendi diline çevi­rir ve ondan yararlanır, ilmin üretilip tüketilmesi millîdir, ancak kendisi beynelmileldir.

Diğer taraftan dinler de böyledir. Her topluluk kendi inançlarını ya­şar ve beynelmilel bir inanışla din haline gelir. Dinlerden sonra bütün in­sanlar yararlanır. Yani dinlerin doğuşu ve kabul edilişi millîdir ama dinin kendisi beynelmileldir.

Nihayet bir topluluğu sevk ve idare eden anayasalar vardır ve anaya­sa çerçevesi içinde yasalar vardır. Anayasaya dayanılarak yasalar üretilir. İşte anayasa beynelmileldir. Halbuki yasalar yani hukuk ise millîdir.

Şimdi geleceğimizi tayin ederken dünyanın tek ilmi, tek dini, tek eko­nomisi (parası), tek anayasası olacaktır. Buna mukabil gelecekte ayrı dev­letler olacak, her devletin kendine has kültürü bulunacak. Bunlar dil, sanat, teknik ve hukuk olacaktır. Aynı kültüre sahip insanlar millet olarak görüle­cek ve topluluklar arasında  savaş  sürüp gidecektir.

Şimdi insanlarda nelerin ırsi, nelerin kesbi olacağını tespit edebiliriz. Dolayısıyla geleceğimizi daha kolayca kavramaya çalışabiliriz.

Mademki ilim beynelmileldir, o halde fikirlerin hududu ve sınırı ol­salar yararlanır. Yani dinlerin doğuşu ve kabul edilişi millîdir ama dinin olmayacaktır. Tam bir fikir özgürlüğü  «geleceğin dünyası» olacaktır. İslâmi­yet vicdan hürriyeti için savaşı meşru kılmıştır. Bu savaş kıyamete kadar de­vam edecektir. Çünkü her devirde fikir hürriyetinin düşmanları bulunacaktır.

Mademki din, beynelmileldir. Öyleyse vicdan hürriyeti olacak, her­kes istediğine inanacak ve inançlarını serbestçe yayacaktır. İslâmiyet dinle baskıyı kaldırmıştır. İslâmiyet vicdan hürriyeti için savaşı meşru kılmıştır. Kıyamete kadar vicdana baskı sürüp gideceği için, vicdan hürriyetini savunanlar ile karşısında olanların arasında da savaş bitmeyecektir.

Mademki mal beynelmileldir. Gümrük duvarları geleceğin dünyasında kalkacak, herkes malını, dünya piyasalarında serbestçe satacaktır. Güm­rük duvarlarını koyan devletlerle savaşmak İslâmiyet'e göre meşrudur. Mal serbestçe girip çıkacaktır. Bunun için beynelmilel bir paraya ihtiyaç vardır. Bunu da İslâmiyet tayin etmiştir ve bu altındır.

Nihayet insanlık tek Anayasa düzenini benimseyecek. Devletler ayrı olacak, kanunları ayrı olacak ama, anayasaları birbirine benzeyecek. Bu her çağda böyle olmuştur. Daima çağın düzeni bütün devletlere hakim olur. Eski çağ, site devletleri devridir. Orta çağ, imparatorluk devri olmuştur. Sonra derebeylik çağı, arkasından krallık çağı ve daha sonra çoğulcu ida­reler gelmiştir. Bundan sonra da yeni bir düzen gelecektir. O düzen insanlı­ğın sistemi olacaktır.

Bu sistem, çoğulcu demokrasi yerine biatlı demokrasi sistemidir. Halk kendisine başkan seçer ve ona bağlanır. Böylece ilmî, dinî, meslekî ve siyasî teşekküller oluşur. Fert seçmez, bağlanır. Beğenmediği zaman da bağlandığı kimseleri değiştirir.

Kararlar ekseriyetle değil de nisbî sistemle alınır. Halk mahalle, bu­cak, il ve devletler halinde teşkilâtlanmıştır. Bunların başkanları ilmî, dinî, meslekî ve siyasî liderleri ittifakla seçerler.

Bu düzende faiz yasaktır, ticaret serbesttir. Mal ve sermaye hare­ketleri özel teşebbüslerce yürütülür; kredi ve emek hareketleri ise devletçe düzenlenir. Devlette kararlar kesin kaidelerle alınır. Resmi hizmetler vakıflar şeklinde yürütülür. Vakıflar tarifeli tasarruflardan ibarettir.

Artık bu anahtarla “Geleceğin Dünyası” ile ilgili neler söyleyeceğimizi bilebilir(sin)iz.

 

 


Bugün 7481 ziyaretçikişi burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=